Toplumsal Cinsiyet (Gender) Meselesi Üzerine

Toplumsal Cinsiyet (Gender) Meselesi Üzerine

Avrupa’da 15. yüzyılda başlayan Rönesans Hareketi, 17. yüzyıl ile beraber gitgide tesirini göstermeye başlamıştı. Dönemin hakim etkisi; Allah’ın dünyayı hizmetine sunduğu ve “eşref-i mahlukat(yaratılmışların en şereflisi)” seviyesine yükselttiği insanı, bu seviyeden aşağılara çekmek ve herhangi bir ilahi otoriteden bağımsız, yalnızca deney ve gözlem sonucu elde edilen ampirik verilerle ele almak oldu. Bu, aynı zamanda tüm zaman ve mekâna mündemiç(içkin) Mutlak Hakikat’in yerini İzafi(Göreceli) Hakikatler’in alması anlamına gelmekteydi. Bununla birlikte imanını, ‘mutlak prensipleri’ni, sabitelerini kaybetmiş insanoğlu; siyasi, sosyal, ahlaki vs. her türlü alanda tahrifata açık hale geldi.

Günümüzde bu tahrifatlardan biri olan toplumsal cinsiyet (gender) meselesiyle karşılaşmış bulunmaktayız. Yüzyıllar boyu doğuştan geldiği kabul edilen cinsiyet (sex) kavramı, toplumsal cinsiyetçi teorisyenlerin yaklaşık altmış senelik çabaları sonucunda bambaşka bir noktaya evrildi. Bu teorisyenlere göre “Toplumsal cinsiyet, kişinin içinde yaşadığı toplumun kadın ve erkek için uygun bulduğu, toplumsal olarak inşa edilmiş rolleri, davranışları, aktiviteleri ve nitelikleridir. Aile, eğitim, sosyal çevre, iş yaşamı ve medya cinsel kimliğin gelişimine katkıda bulunan kurumlardır”1.

Bu tanımdan anlaşılacağı üzere toplumsal cinsiyet teorisine göre cinsiyet doğuştan gelmemekte, bilakis toplumsal çevrenin bir dayatması olarak ortaya çıkmaktadır. Bu manada kadın ve erkek her iki cinsin toplum nazarında eşit noktaya getirildiği takdirde kişinin doğuştan gelen eşcinsellik, ensest, pedofili gibi cinsel yönelimler gösterebileceği, cinsiyetler arası geçişlerin gayet olağan karşılanması gerektiği savunuldu. Sözgelimi bu eşitliği sağlamak maksadıyla çocuklara daha küçüklükten itibaren “kız, oğlan” gibi hitapta bulunma, onlara cinsiyetlerine yönelik kıyafet veyahut oyuncak alma gibi uygulamaların önüne geçilmeye çalışılmakta hatta bu manada çocuklara ilkokul çağından itibaren -Türkiye’de ETCEP projesi gibi- devletler tarafından eğitim verilmektedir.

Bu görüşün ilk görünürlük kazanması Kinsey Skalası denen rapor sayesinde olmuştur. Cinsellik Araştırmaları Enstitüsü’nü kuran, Rockfeller Vakfı’nın desteğini arkasına alan Alfred Kinsey, “1948 yılında adını ‘cinsel sapkınlık tarihi’ne birinci adam olarak taşıyacak ‘Erkek İnsan’da Cinsel Davranışlar’ adlı kitabı yayımlar. Yirmi beş bin adet basılan kitap birkaç ay içinde iki yüz binden fazla satışa ulaşır. İlerleyen yıllarda Amerika ve Avrupa’da toplumu dizayn etmek isteyen medya ve iktidar desteğiyle bu sayı milyonlara ulaşır”(2). Kinsey, bu raporlarda denekleri üzerinde yaptığı deneyler sonucunda eşcinsellik, pedofili, zoofili, ensest gibi cinsel eğilimlerin insan doğasında var olduğu ve bunların baskı altında tutulmasının anlamsız olduğu sonucuna varmıştı ve bu raporlar nihayetinde toplumsal cinsiyetçilere ilham teşkil etti. Kinsey’in Amerika’da oluşturduğu etki sonucunda zina, çocuk erotizmi, kürtaj, evlilik öncesi cinsel ilişki, karı-kocaların birbirlerini aldatması ve eşcinsellik suç olmaktan çıkarılıp, normalleştirildi3.

Koç, Soros, Rockfeller gibi uluslararası kapitalist sermayedarların desteğini alan bu sapkın düşünüş, sonunda sözde insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerde -sözgelimi İstanbul Sözleşmesi-, üniversitelerde yapılan akademik çalışmalarda, medya organlarında da yoğun bir şekilde yerini aldı. Peki kapitalist sermayedarların bundan çıkarı nedir? Bu soruya cevaben ünlü Sosyolog Max Weber, “Akılcı kapitalizmin gelişiminin önünde en büyük engel ailedir. Özellikle birleşik akraba grubu (hısımlar) ilişkileri kapitalizmin gelişimini boğar. Protestanlığın (İngiltere’nin-AHÇ) büyük başarısının ardında ‘hısımlığın prangalarını parçalaması’ yatar”4. Çünkü aile, manevi bağların neşv-ü nema bulduğu bir ortamdır. Fakat kapitalizm, muazzam bir tüketim toplumu oluşturma gayesi gütmekteyken kendisini sınırlandıran bu bağa tahammül edemez ve dinin içini boşaltmak suretiyle onu kiliselerin ruhsuz ayinlerine mahkum ettiği gibi toplumsal cinsiyet teorisi sayesinde kendi gelişimine engel teşkil eden aile kurumunu da ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Bunun yanında geçen ayki yazımda Aldous Huxley’in ‘Cesur Yeni Dünya’ romanı üzerinden bahsettiğim şekliyle aile kurumunun yıkılmasıyla beraber nüfusu egemen güçlerin manipülasyonuna tabi kılma düşüncesi de ihtimal dahilindedir5.

Yazımın sonuç kısmına gelirken başta zikrettiğimiz üzere Mutlak Hakikat’ten sapan insanoğlunun ne derece sapkınlıklara meyledebileceği gerçeğini hatırlatmadan edemiyoruz. Nitekim bu manada Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu ” Peygamberler bildirmemiş olsaydı, en tabii ve kendiliğinden bulduğumuzu sandığımız cinsiyet mevzuunda bile bir ölçü sahibi olunamazdı; istidadın ‘öğrenme’ ile görünür olması… İnsan, kadın-erkek olmanın istidadı ile dünyaya gelir ve kadın-erkek olur”(6) sözleriyle insana insanlığını hatırlatan yegane şahsiyetlerin peygamberler olduğu, hatta onların yolundan sapıldığı, geçmiş veyahut çağdaş cahiliyelere uyulduğu takdirde basit gibi görünen cinsiyet mevzusunda dahi ne derecede bir ölçüsüzlüğün hakim olacağı gerçeğini zikretmektedir. Bu manada tüm dünyanın vahyin nuru ışığında aydınlanma zarureti apaçık bir şekilde ortadadır.

Zekeriya Koç

KAYNAKÇA


1 Ercan Çifçi, Toplumsal Cinsiyet, Feminizm ve LGBTİQ+ Eleştirel Bir Yaklaşım, sf 21
2 a.g.e, sf 34
3 http://www.cocukaile.net/cinsel-istismarın-tarihi/
4 Jack Goody Batıdaki Doğu
5 Bu hususta bknz: https://www.mahiyetmecmua.com/hedonizm-ve-modern-dunyanin-vahsileri/
6 Salih Mirzabeyoğlu, İslam’a Muhatap Anlayış, sf 214

242

Zekeriya KOÇ

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi/Hukuk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir