Taş Köprünün Mihenk Taşı: Yunus Emre

Taş Köprünün Mihenk Taşı: Yunus Emre

1. DEVRE :

  Hicretin ardından geçen yedi asır ve Miladi olarak 13. yüzyıl diyebileceğimiz tarih, bağrı yanık Anadolunun ; siyasi, ruhi olarak bir mayalanma sürecine girip yoğrulma aşamasına ulaştığı dönemin başlangıcıdır. Dönemin devleti olan Selçuklu; atalarından emanet aldığı bu yadigar Anadolu topraklarını korumak için gözünü daldan budaktan sakınmıyor, tabiri caizse ölüme meydan okuyordu. Metrekaresinde onlarca şehit kanını barındıran Anadolu toprakları için candan vazgeçmeyi göze alan bu devlet, vatan topraklarına maddi cihetten gelecek her türlü savaşa: Haçlı seferleri ve Moğol istilalarına elinden geldiğince karşı koymuştu. Madde planında düşmana fırsat vermeyen Selçuklu, zahir manada ise manevi bir kuyunun dibine doğru düşmeye başlamıştı.  

     Çamlıbel’in deyimiyle “ Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek, bizim diyarımız da binbir baharı saklar” sözleriyle ifade etmiş olduğu masum Anadoluya yapılan Haçlı seferleri ve Moğol istilaları maddi ve manevi birçok yara açmıştı. Sezai Karakoç’un deyimiyle bu yaralar sadece tarihi yaralar değildi aynı zamanda metafizik alanında da yaralar vardı ve bu yaralar daha da derine ilişmişti. Yara olur da dermanı olmaz mı? Bu yaralar kendine merhem olacak ve kendisini düştüğü derin kuyudan çıkaracak tabiblerini bekliyordu. 

     Anadolunun ruhi, sosyal ve tarihî rönesansı yaraya merhem olan zatların vesilesiyle gerçekleşecekti. Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Hacı Bayram-ı Veli’nin arka arkaya çıkışıyla tarikatların doğuşu halkı manevi yönden ihya ve inşa edecekti. Mevlana Celâleddin, metafizik planının mimarı olacak ve bu sayede Haçlıların şüphelere saldığı yaralı ruh, Mevlananın şifalı eliyle derman bulacaktı. Üstad sezai Karakoç, Mevlana için Doğu’nun        “ tabib-i mânevisi” demiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere manevi yaranın şifasını elinde tutan Mevlana, Haçlı zehrine karşı bir panzehir hükmündeydi. Madde ve mana kapısını açacak olan bir kilit de şüphesiz Mevlanıydı.

      İhsan Fazlıoğlu hocamız madde ve mana arasındaki ilişkiyi bir taş köprüye benzetir ve şu şekilde açıklar: “ Mana, bir maddenin içinde varlığa gelir; madde onu sınırlandırır ; mana da düzene koyar. Bu ifadede ki gibi Anadolu coğrafyasındaki gönüllere uzanan taş köprünün mihenk taşı da Yunus Emre olacaktı. 

     Yunus Emre 1241 yılında Kula’da Sakarya ırmağına yakın bir yerde dünyaya geldiği rivayet edilir çünkü bir beytinde “ Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu “ sözlerini söyler ve bu sözler Yunus’un Sakarya Irmağı civarında yaşadığına dair tarihî bir belge hükmündedir. Bu topraklarda büyüyen Yunus’un tahsil yapıp yapmadığı ise tartışılan bir diğer konudur. Bazı kimseler ümmî olduğunu ifade eder, nedenini de tam medrese tahsili almaması olarak söylerler. Bizler ise işin aslını Yunus’un bir başka dörtlüğü ile izah edelim :

Elif okuduk ötürü,

Pazar eyledik götürü;

Yaratılanı hoş gördük, 

 yaratandan ötürü. 

Bu dörtlükten çok derin manalar çıkarılabilir. Yunus’un bu şiirinden ‘‘Elif okuduk’’ diyerek asgari resmi bilgiyi kastetmektedir. ‘’Pazar Eyledik götürü’’ ile de bilgi edinme metoduna değinmekte. Asıl can alıcı kısım son iki mısrada; Üstad Sezai Karakoç, Yunus’un bu son iki beyiti için gerçek bilginin Tasavvufun, yaratılmışı Yaratandan ötürü sevmek olduğunu  çıtlatıyor ve gerçek bilginin bunun farkına varılmasıyla ulaşılacağını ifade ettiğini belirtiyor.

  Yunus’u, Yunus Emre yapan şeyhi Taptuk Emre ile olan münasebetini dile getirmeden önce Hacı Bektaşla arasında yaşanan olaya değinelim. Yunus Emre, bir kıtlık yılında Hacı Bektaş’a gider. Hacı Bektaşı Veli, o sırada gelen ihtiyaç sahiplerine buğday dağıtmaktadır. Hacı Bektaş, Yunusu üç gün tekkesinde ağırlar ve üçüncü günün sonunda kendisine üç kez “Buğday mı, himmet mi ”  almak istersin diye soru sorar ve her defasında Yunus, “himmeti neyleyeyim, bana buğday gerek. Evde çoluk çocuk aç” cevabını verir. Bu cevaptan sonra Yunus’un eşeğine buğday yüklenir ve uğurlanır. Yolda giderken Yunus, neden himmeti seçmedim diye hayıflanır ve tekkeye geri dönüp himmeti istediğini söyler çünkü her şeyin nasiple alınacağını farkına geçte olsa varmıştır. Bu talebi Hacı Bektaş’a iletildiğine :” Ona nasip vermek bizden geçti. Onun nasibinin anahtarı, Sakarya illerinde, Taptuk Emre elindedir. Varsın ona gitsin” der. Yunusu, Yunus Emre yapan şeyhiyle ilk münasebeti böylece başlamış olacaktı.

2. DEVRE :

   Yunus Emre, şeyhi Taptuk Emre’yi bulmuş ve onun müridi olmaya talip olmuştur. Taptuk Emreyle aralarında geçen menkıbeler başka türden gerçekleri açıklamaktadır. Yunus Emre’nin Taptuk Emre’nin tekkesine kırk yıl dağdan odun taşıması, hiçbir zaman da eğri bir odun götürmemesi, Yunus’un Taptuk Emreye gösterdiği saygıyı ve hürmeti ifade eder. Yunus Emre, şeyhinin yanında bulunduğu sürece şeyhinin onu yetiştirmek için Yunustan sürekli şairliğini terk etmesini istemiştir. Hatta rivayet edilir ki: Taptuk, Yunusu kırk gün bir kazanın içine koyar ve kaynattıktan sonra Yunusu çıkarıp koklar ve “Hâlâ dünya kokuyorsun” der. Buradan da anlaşılacağı üzere Taptuk Emrenin karşı çıktığı şey ‘şiir’ değildir eğer Yunus Emre, şeyhinden himmeti istediyse dünyayla olan bağını maddi cihetten kesmesi gerekmekteydi ancak şiirle bütünleşmiş olan Yunus bunu başaramıyordu. Taptuk Emreyle aralarında birçok kez şiir meselesinden dolayı tartışma yaşamışlar hatta bir gün yine bir şiir meselesinden dolayı Yunus tekkeden uzaklaşıp gurbete çıkar. Yolda rastladığı, arkadaş olduğu üç kişiyle akşam yemeklerinde, onlar, her biri, kendi nöbetlerinde bir sofra indirirken,Yunus’un iki sofra indirişi onun ermişliğinin yemişi olduğunu gösterir. Taptuk Emre bu seyahatten dönen Yunus’u gördüğünde ona hiç gücenmeyip ona: ”Bizim Yunus mu ?” diyerek seslenmesi her şeye rağmen Yunusu kabulünün göstergesidir. Üstad Sezai Karakoç, Yunus’un “Şiir” yolunu eninde sonunda şeyhine kabul ettirişini eserinde belirtmiş ve şeyhinin onu sanat yoluyla da olsa; İslâm yolunda çalışacağını belirtmiştir.

Yunus’u Anlamak :

Yunus’un şiirleri bizlere birçok mesajı kısa ve öz bir şekilde dile getirir. Dinlemiş olduğum bir konferansta A.Ali Ural, yunus’un şu beytine farklı bir perspektiften bakmıştı:  “Çok aradım özledim yeri, göğü aradım çok aradım bulamadım, buldum insan içinde. Ali hoca burada Yunus Emre’ye göklerde değil yerde buluyor aradığını, rahmet ve bereket yağmurları bile topraktan yağıyor onun şiirlerine demişti. Rahmet aslında gökten gelmiyor, yeryüzündeki bir insanın toprağa en yakın olduğu an hürmetine geliyor. O an mı ? “Secde”.

Buradan da anlaşılacağı üzere Yunus’u yüzeysel okumakla yetinmemeli şiirlerindeki derin manaları teneffüs edebilmek için bu şiirlerin üzerine kafa yormamız gerekmektedir.

Yunus’u, Yunusça anlama dileğiyle.


Kaynakça

  1. Sezai KARAKOÇ, Yunus Emre adlı eseri
  2. Necip Fazıl KISAKÜREK, Yunus Emre piyesi
  3.  Yazar A.Ali URAL konferansı
  4. https://dergipark.org.tr/tr/pub/trta/issue/67975/1054411
  5. https://oggito.com/icerikler/yunus-emre-ye-selam-sabahattin-eyuboglu/992
73

Recep YEŞİLKAYA

Genel Koordinatör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir