Keskin Viraj

Keskin Viraj

Teknoloji akıl almaz bir şekilde gelişmeye devam ediyor. Dünya hızlı yaşıyor,
yavaş yaşayan insanlar değerlerini kaybediyor. Artık günlerce değil birkaç saat içinde yerimizden hareket etmeden, konforlu bir şekilde müthiş rahat koltuklar yardımıyla dağları, denizleri, şehirleri aşabiliyoruz. Bu gidişin ismine seyahat denilebilir mi peki? Dört tekerli bir motor ile üç saatte altı şehri ardımızda bırakabiliyoruz. Altı şehirle ilgili bir anımız var mı? Bir izlenimimiz yahut… Muhtemelen Bolu yolundaki kazaya ramak kala dönülen faciadan başka pek de bir anımız yok. Ne hız ama değil mi? Peki bunca hıza rağmen niye hep bir hengâme, telaş ve geç kalma var. Oturup düşünmek lazım. Ne yaman çelişki? Neyse bu iş uzar. Biz Kayseri yoluna dönelim. Fatih, yol arkadaşıyla birlikte kadim insanların elinin değdiği Kayseri yolunda.

Fatih, düşünmeyi çokça isteyen çoğu zaman başarılı olamayan ama en azından deneyen biri. İşin içinde bir de yolculuk varsa hüznü kaçınılmaz oluyor. 

Tabelalar bir bir geride kalıyordu lakin Fatih geride bırakamıyordu onları. Geride bırakmak Fatih için hiç kolay değildi, hem de hiç.

– Acıgöl 39 Nevşehir 61 Kayseri 144 –Araba yoluna tam gaz devam ediyor.

Fatih, gecenin maneviyatının da kalbine yerleştirdiği düşünceli bir hüzünle gözleri yollarda, direksiyon başında idi. Hedefe, Develi’ye yol arkadaşıyla birlikte her geçen dakika daha da yaklaşıyordu. Fakat bir kopuş yaşandı ilerleyen saatlerde. Fatih, bir anda fizîken yerinde olsa da zihnen bambaşka bir diyara gitmişti. Bilim-kurgu filminden bir sahne değil. Hele Moleküler Transportasyon hiç değil. Gittiği diyarda bir sayha kendisine birtakım değerli sorular yöneltip feryatlarını iletiyordu. Fatih için çok çetin bir zaman dilimi. Yalansız, geçiştirmesiz, gerçeklerin konuşulduğu bir yer.

İlk soru geldi:

“Mutlu musun oralarda?”

Fatih tutuk başladı. Eee geçiştirmesiz gerçekleri konuşmak kolay mı?

“Aslında tam kestiremiyorum. Tarifi zor ama rahatım.”

Hemen ardından devam etti o ses:

“Gittiğin yerler nasıl bilinmez güzelim. Buralar aynı o günden beri.”

Metropol insanı, kentlerde hislerini hesaba katamadığı için duyguları da köreliyor. Fatih aylar sonra usulca gelen göz yaşarmasıyla toprakla iletişime geçmeye başladı. Şimdi tutukluk kalmaz işte.

“Gerçekten çok özledim yuvamı. Buralarda dediğim gibi rahatım. Bu beni cezbediyor. İmkânı bol, güçlüğü az. Ne yapabilirim ki? Maalesef!

Soruların kaynağı durdurak bilmeden Fatih’i çaresiz bırakıyordu.

“Ne günlerimiz oldu; bazen sevinçliydik bazen gözlerimiz doldu.”

“Tabi ya. Gecelerimiz fedaydı, gündüzlerimiz mücadele. Nefsimize ağır gelen imtihanlara günün sonunda tebessüm edip el sallamadık mı? Odamızdaki buluşmalarımız… Sessiz ve ıssız ortamımızda kurtarıcı fikirlerin verdiği ateş, ötesi yok. İnsanların gözündeki ışıltıyı, mutluluğu görmek yeterdi bize. Ne dualar ettiler, sağ olsunlar. İhtiyaç anında yanında olan unutulur mu?”

“Yediğin, içtiğin, gördüğün senin olsun. Anlatma sevip sevildiğini!”

Fatih’e gelen yakarışların membaı neresiydi? Yıldızlar mı? Ay mı? Gecenin ta kendisi mi? Geride bırakamadığı tabelalar mı acep? Yoksa dalga dalga gökyüzüne uzanan radyo mu?

“İnsan unutuyor. Ne zaman işimizi samimiyetle ve itkan ile yaptık işte o sıra işimiz hep rast gitti. Ne zaman da alkışa, övgüye kendimizi boğduk, tam da o sıra suni işler çıkarttık ortaya dışarıdan bakılınca harika gözüken. Kandırdık kendimizi aslında. Samimiyet insana hatalarını gösteriyor. Alkış bir yere götürmüyor ki, tecrübe ettik. Hem alkışa karşı direnç oluşturmak insana öğretir demişti bir hocam. Öyleymiş. Hatırla! Değerli işlerimizde ekseriyetle yalnızdık. Emek harcadığımız hikayelere genellikle kulaklar tıkandı. Yalnız bırakıldık. Peki gitme sebebim bu mu? …Yok yok değil. Samimi olmak gerekirse ihaleyi onlara yıkamam.”

Acı çözümlemeler gelmeye başladı işte.

Bu arada tabelada son durum şu şekilde: Kayseri, Nüfus:1119000, Rakım:1054…

“Sen orada, ben burada. El ne karışır. Çok acele gelmen lazım bize İstanbul yakışır.”

Fatih’in hayatının tam ortasına etki etmesi gereken bir ders çıkarma vakti gelmişti artık.

“Çok düşündüm. Düşünmedim mi sanıyorsun? Unuttuğumu mu zannediyorsun? Her dakika her saat peşimde bir düşünce… İstanbul’a dönmek… Düşünmelerden bana kalan ise dönüp dönmemem kıymet bilmekle iç içe.  Nasıl yani diyeceksin. Şöyle ki; iyiliğe giden yollarda bulunmayı, iyilik yapmayı ve bunda devamlı olmayı tamamen Rabbimiz nasip ediyor. Eğer Allah’ın sana nasip ettiği herhangi bir iyiliği her vakit ciddiyet düsturuyla yaparsan, nasip olana burun kıvırmazsan, halinden şikayet etmezsen, böbürlenmezsen, takvalı bir hayat sürersen iyiliğe giden yolların genişliyor. Mezkûr hallerin tam tersi meydana geldiğinde ise yani takvalı hayattan tavizler verildiğinde ise iyilikler bir bir elinden alınıyor. En başta fark edemiyorsun. Ne acı! Sonunda ise belki de sadece hoş bir hikaye olarak geçmiş dilinde yer ediyor.”

Fatih, koluna gelen darbelerin sarsmasıyla gittiği boyuttan sıyrılıp tekrar hayata dönüyor.

“Fatih sağdan… Develi sağdan gösteriyor. Faatih!? Fatih dönüşü kaçırdık!”

“He! Ney? Dönüşü mü kaçırdık?”

 “Daldın radyoya gittin. Ben de sorularıma niye cevap vermiyor diyordum. Hayrola düşüncelisin.”

Rol yapmakta maharetli değildi. Düşünceli olmadığına inandıramayacaktı yine. Sözleri tam tersi olsa da hâli, mimikleri her zamanki gibi kendini ele veriyordu.

“Yok be, yol yordu. Başka bir şey yok merak etme. Şimdi şuradan girdik mi Develi. Hem bu yol daha kestirme.”

Kısa süreli bir sessizlik meydana geldi. Bilirsiniz arabadaki sessizlik havayı gerer. Havanın hafif gerilmesi ise ufak çaplı bir kriz. Çözülmeli. Konuyu değiştirmede pek maharetli olan yol arkadaşı, yeteneğini devreye sokmalıydı artık.

Tam zamanında girdi söze:

“İyi o zaman. Çok acıktım ben. Sen de acıkmadın mı?”

Fatih, gelen soru üzerine rahat bir nefes alarak dağılan zihninin iplerini yeniden eline alarak kendini toparlamıştı.

“Yola çıkacağız diye yemeği unuttuk. Sen demesen aklıma bile gelmezdi açlığım. Saatlerdir açtım, şu an hissetmeye başladım” dedi Fatih, manidar bir gülümseme ile.

“Cıvıklı yer miyiz Fatih?”

Fatih, mütebessim çehresiyle yol arkadaşına konuşmadan gözleriyle “Yeriz, hem de en güzelinden” demiş oldu adeta. Her cevap kelimeler aracılığı ile olmaz. Sezgiler kelimelerden daha da derinde ve çok daha güçlü. 

Develi’ye vardılar. Cıvıklı’yı yediler. Köydeki evlerine yerleştiler. Fatih, yolda iletişim kurduğu frekansla sık sık iletişim halinde. Hayat ne getirir bilinmez. Nasipten öte yol yok. Belki köyünün yağmurlarında yıkanır Fatih belki hasretine rücu eder. Rızkı nerdeyse… Ne demiş büyüklerimiz “Birinin rızkı bittiyse Allah onun canını alır”. Dar geçitlerde, zor seferlerde yolların bağlanmasın güzel Fatih. Yolların her daim açık olsun.

>>Şehr b. Havşeb anlatıyor: “Ümmü Seleme’ye; “Ey müminlerin annesi! Allah Resûlü (sav) senin yanındayken en çok hangi duayı ederdi?” dedim. Ümmü Seleme, “Onun çoğunlukla ettiği dua şuydu: “Ey kalpleri çeviren (Allah’ım)! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl.” Ben kendisine, “Ey Allah’ın Resûlü! ‘Ey kalpleri çeviren (Allah’ım)! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl’ diye neden çok dua ediyorsun?” dedim. Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Seleme! Hiçbir insan yoktur ki kalbi Allah’ın iki parmağı arasında olmasın. O, dilediği (kulunun kalbini) istikamet üzere kılar, dilediğini ise saptırır.” (Tirmizî, Deavât, 89).

184

Abdulkadir Enes KÖYLÜOĞLU

Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi | İslami İlimler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir