İslam Medeniyetinde Güven

İslam Medeniyetinde Güven

Kur’ân-ı Kerîm, insanların hayatını düzenleyen, onların huzur ve mutluluk içerisinde yaşamasını sağlayan birçok hüküm ihtiva etmektedir. Medeniyetleri asırlarca ayakta tutan, toplumların kendisine dayandığı değerler sistemidir. Şüphesiz insanların huzur içerisinde yaşaması için gerekli olan değerlerden birisi de “güven” olarak karşımıza çıkmaktadır. Güven kelimesi sözlükte, “korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma” ¹ anlamına gelmektedir. Dilimizdeki güvenilir kelimesinin Arapça karşılığı “emîn”dir. Güven duygusu dini kavramların birçoğunda karşımıza çıkmaktadır. Hz. Peygamber ﷺ  , güvenilirdir (Muhammeduni’l Emîn), Kâbe ve etrafı güvenilirdir (Beledu’l Emîn).

Belli sınırları ve özel hükümleri bulunan Mekke-Medine ve buraya yakın bazı bölgelere “Harem” denilmektedir. Bu bölgelerin en önemli özelliği, içerisinde bulunan insanların, hayvanların hatta bitkilerin bile güvende olmasıdır öyle ki hayvan öldürülmez, bitkiye zarar verilmez. Bu şu anlama gelmektedir ki güven sadece insanlar arasında bir değer değil tüm evreni kuşatan ve olması gereken bir değerdir.  En önemlisi de mü’mîn, adı üstünde güvenilirdir. Zira Hz. Peygamber ﷺ  , mü’mini şöyle tanımlamaktadır: “Mü’min, elinden ve dilinden müslümanların zarar görmediği kimsedir.” ² Bu hadisten şunu anlıyoruz, mü’min olmak sadece kelime-i şehadet getirip ben mü’minim, müslümanım diye boy göstermek değildir. Bilakis mü’min olmak, İslam’ın bütün değerlerini hayatına tatbik etme gayesiyle yaşamını sürdürmeye çalışmaktır. Bu değerler arasına adil olmayı, güvenilir olmayı ekleyebiliriz.

Rasûlullah ﷺ , bir hadis-i şerifinde bizlere şöyle buyurmaktadır: “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, emanete hıyanet eder.” ³ İşte Rasûlullah ﷺ, toplumsal bir değer haline getirmek istediği güven duygusunu, bu hadisi şerifinde bizlere açıkça anlatmaktadır. Zira insanlar, yalan söyleyen-sözünde durmayan ve emanete riayet etmeyen bir kimseye canını-malını hiçbir şeyini emanet edemez ve toplumda bir huzursuzluk ortamı oluşur.

Mü’mini tanımlayan en önemli sıfatlardan birisi güvenilir olmaktır. Hakiki Müslüman, insanların onu gördüklerinde bu kişiden bana zarar gelmez canımı, malımı emanet edebilirim diyebildiği kimsedir. Mü’min sözlerini yaşantı haline getirmeli İslam’ı tam anlamıyla yaşamalıdır.

Güven, kurmakta en çok zorlandığımız ancak çok çabuk yıkılabilen bir duygudur Güven ortamının tesis edilmediği durumlarda, toplum içerisinde birbirine güvenmeme, aldatılma korkusu vb. olumsuzluklar zuhur etmektedir. Sağlıklı bir toplumun inşası için gereken en önemli duygu güven duygusudur.

Güvenilir olmak peygamberlerin özelliklerinden de birisidir. Kur’an’ı Kerim ve hadîs-i şeriflerde de güven, önemli bir yer tutmaktadır. İslam’ın insanlarca kabul edilmesi ve yayılması konusunda Hz. Peygamber’in  ﷺ güvenilir olmasının çok büyük etkileri vardır çünkü insanlar onun söylediklerine kuşku duymadan itimat etmekteydiler. Siyer-i Nebî’ye baktığımızda gerek peygamberlikten önce gerek peygamberlikten sonra Hz. Peygamber’e ﷺ olan itimadın, güvenin birçok örneğini görürüz.

Örneğin Kabe’nin tamiri sırasında Mekke kabileleri arasında Hacerülesved taşını, yerine hangi kabilenin koyacağı hususunda anlaşmazlığa düşüldüğünde, içlerinden birisi, “Benî Şeybe kapısından ilk kim girerse onu hakem tayin edelim” demiştir. Bunun akabinde oradan ilk girenin Hz. Peygamber  ﷺ olduğunu gördüklerinde içlerine bir sekînet inmiştir.

Zira onlar, Hz. Peygamberin ﷺ güvenilir, adaletli elden bırakmayan birisi olduğuna kesin bir şekilde inanıyorlardı.

Bir başka örnek de Hz. Peygamber’in, ﷺ İslam’ı tebliğ ettiği olaylardan birinde gözümüze çarpmaktadır. Şöyle ki Rasûlullah ﷺ, bir gün Kureyş kabilesine şöyle seslenmiştir: “Ey Kureyşliler! Size şu dağın arkasında bir düşman atlıları var ve üzerinize baskın düzenleyecekler desem bu sözüme inanır mısınız?” diye sorduğunda onlar, evet inanırız çünkü biz senin bu zamana kadar, yalan söylediğine hiç şahit olmadık demişlerdir. Buradan da anlıyoruz ki Rasulullah ﷺ, gerek peygamberlik öncesi gerek peygamberlik sonrası, içerisinde bulunduğu toplumda güvenilir birisiydi ve o, güven duygusunu toplumsal bir değer haline getirmeyi kendisine ilke edinmişti.

Hz. Peygamberﷺ ,yaşadığı süre zarfında insanların kendisine olan güven duygusuna hiçbir halel getirmemiştir. Hicret için Medine’ye yolculuğa çıktığında, kendisine emanet edilen eşyaları, sahiplerine vermesi üzerine Hz. Ali’ye teslim ettiği örneğinden şunu anlıyoruz ki o, müşriklerin bile kendisine eşyalarını emanet ettiği güvenilir bir kimse idi.

Hz. Peygamberﷺ , can-mal-ırz güvenliğinin korunmasına da ehemmiyet verirdi. Medine’ye hicretinin akabinde yaptığı Medine Sözleşmesi buna örnek olarak verilebilir. O, Hristiyanlara karşı düzenlenen Mûte seferinde bile ashabına, çocukların canına dokunulmamasını emretmişti.

Hz. Peygamberﷺ , ekonomi alanında da insanların birbirini aldatması ihtimaline karşı çok önemli adımlar atmıştır.

Hz. Ebubekir döneminde güven ve asayiş için “ases”, Hz. Osman döneminde ise “şurta” teşkilatı oluşturulmuştur. Bunlar, o devirde güven yoktu anlamına gelmemektedir, bilakis güven var diye tedbiri elden bırakmak da anlamsızdır.

Asr-ı saadette zirvesini yaşamış olan güven olgusu, kültürümüzde de çok geniş yer kaplamıştır öyle ki, Osmanlı döneminde namaz vaktinde insanların dükkânlarını kapatmadan camiye gittikleri, geceleyin evlerin çok önem gösterilmeyen sürgülerle korunduğu ancak bununla birlikte hırsızlık vakalarının çok az olduğunu gösteren bilgiler tarihimizde, kayıtlarımızda yer almaktadır ancak biz müslümanlar bu değeri de diğer değerler gibi kaybetme durumuyla karşı karşıyayız.

Önceleri evimizde rahatça sakladığımız birikimlerimizi şimdi bankalarda kasalar kiralayarak saklıyoruz. Alışveriş için bir pazara gittiğimizde aldatılmalarla karşı karşıya kalıyoruz. Evlerimizi çelik kapılarla kilitlememize rağmen geceleri yine de rahat uyuyamıyoruz. İş yerlerimize son teknoloji alarm sistemleri takıyoruz. Söz gelimi bir devlet dairesine gittiğimizde “sistem yok” cevabıyla, ayakkabıcıya gittiğimizde “giydikçe açılır” cevabıyla, esnafa gittiğimizde “bana gelişi bu!” Cevabıyla karşı karşıya kalıyoruz ve belki de çoğu kez aldanıyoruz. Peki bu aldatmalar, aldanmalar, Hz. Peygamberﷺ ‘in asr-ı saadette tesis ettiği “Güven Toplumu”na uyan davranışlar silsilesine dâhil midir? Elbette ki hayır. Bu nedenle biz Müslümanlar’ a düşen Kur’an’ı Kerim’e, sünnet-i seniyyeye dönerek yapmakta olduğumuz bu yanlış davranışlardan sıyrılmak ve elimizden geldiğince asr-ı saadetteki güzel hasletleri hayatımıza yansıtmaya çalışmaktır.
Zira hadîs-i şerifte zikredilen, “Mü’min, elinden ve dilinden müslümanların zarar görmediği kimsedir” sıfatına ancak Kur’ân-ı Kerîm’e ve Rasûlullah’ın ﷺ sünnetine ittibâ ile erişilebilir.
Gayret bizden, tevfîk Allah’tandır!


Kaynakça:

1- Büyük Türkçe Sözlük – Güven- sozluk.gov.tr
2- Buhârî, Îmân 4-5
3- Buhâri, Îmân 24
4- İslam Medeniyeti Tarihi – İbrahim Sarıçam – Seyfettin Erşahin (TDV Yayınları)
5- Hz. Peygamber’in ﷺ Örnekliğinde Güven ve Sadakate Dayalı Toplumsal Ahlak- Ali Arslan


129

Alper Turan Çoban

Bülent Ecevit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir