Gri

Gri

Sabah uyandığında yine ağzında kekremsi bir tat vardı. Zoraki adımlarla yüzünü yıkamaya kalkmadan önce tadın sebebini düşündü. Düşündü. Düşündü. “Evet evet, dün çok çay içtim! Sanırım şu çay sevdasına bir sınır getirmem gerek” dedi. Aslında çayın onda yarattığı etkiyi çok da umursamıyordu ama içindeki mücadele aşkını bu sefer de çayda kullanmıştı. Mücadeleci ruhunu böyle tatmin ettiği anlarda sessizce haykırırdı. “Savaş! Savaş istiyorum.” Kendisi de hayret etti, bugünkü savaş isteği diğerlerinden daha farklıydı. Anlamsız bakışlarla etrafını dikizlerken, bir anda gözüne duvardaki levhâ ilişti. Ne yazdığını çok iyi biliyordu. Uzun yıllar süregelen dil öğreniminin bir meyvesini görmenin gururuyla gözlerini kıstı, omuzlarını hafifçe yukarı kaldırdı, kaşlarını titreten ufak bir tebessümle mırıldandı “Âh, vuslat ne kadar uzak, azık ne kadar az ve yol ne kadar tehlikeli.” –Bunu, dedi, ancak benim gibi yolda kalmışlar söyleyebilir. 

Odağını levhâdan uzaklaştırdığı ânda içindeki savaş isteği olabildiğine tekrardan palazlandı. Halbuki, kendisine bazen hücum eden bu hissin bir anda gelip gittiğini biliyordu. En azından ekseriyetle öyle oluyordu. “Bu kadar uzun sürmesi hayra alamet değil ya, hadi hayırlısı” Çay değildi bu sefer, “daha derin, daha derin daha farklı bir şey olmalı”, ansızın arkadaşının söylediği o söz geldi aklına “Sen yapmama ve münakaşa meraklısısın”, “-Hayır, hayır, bu, bu, doğru değil, sen! Evet sen! Benim savaşımı göremeyecek kadar nasıl kör olabilirsin. Benim sessiz çığlıklarımı hissedemeyecek kadar nasıl sağır olabilirsin. Siz insanlar nasıl duymazsınız beni. Benim eriyişimi nasıl fark etmezsiniz. Bugün hepinizle savaşacağım, bu savaşı ben değil siz başlattınız. Samim’in bahsettiği, birinci ve ikinci Benlerin savaşınının fitilini siz alevlediniz. Dostlarım! Bu mütevazı davetiniz için size minnettarım. Dostlarım! Sizinle ilk ve son kez hesaplaşma fırsatını bana tanıdığınız için size minnettarım. Beni Genç Werther’le karşılaştırdığınız için, beni talihsiz Félix’e benzettiğiniz için içimde büyüyen nefretlerle savaşıma ortaksınız artık.” Yerinden zıpkın gibi fırlarken, aynı kelimeleri, yıllardır büyüttüğü gururuna hazmettirmek istercesine tekrarladı, “içimde büyüyen nefretlerle… içimde büyüyen… nefretlerle… içimde… büyüyen… nefretlerle… nefretler…”  Nefret kısmını daha önce hiç bu kadar vurgulama ihtiyacı duymamıştı. Şimdi, evinde yalnızca lavaboda bulunan aynada kırmızı gözlerine, gözlerinin altındaki morluğa ve sapsarı tenine bakarken aynı kelimeri tekrarlamanın ağırlığıyla beraber ruhunu da bir siyahlık kaplamıştı. “Sanırım biraz hava almam lazım. Biraz deniz havası iyi gelecek, hem ne zamandır da karşıya gitmiyorum. Hayır, hayır! Sizden kaçmıyorum sevgili nefretlerim, yalnızca ufak bir gezinti.”

İskelenin önünde yine aynı ikilemde kaldı, Turyol’a mı binmeli yoksa Şehir Hatlarına mı? Dünya’ya karşı bu kadar siyah olan birisi neden bu ince ayrıntılarda kaybolurdu bazen de buna şaşırıyordu. “13.17, 3 dakika sonra Şehir Hatları kalkacak”, yalnızca kendisi bu hesaplamaları yapıyormuşçasına özenle üstüne oturttuğu o ukâlâ tavırdan oldum olası haz alırdı. “Kaşların Karasına, geç. Hata Benim, evet doğru hata benim, yani benim varlığım bir hata ama konumuz bu değil, geç. Kara geceler, sanırım hiçbir gece benim kadar kara değil, geç.” Her ân için ayrı ayrı bir türkü belirlemişti, ancak şimdi tam olarak içinde bulunduğu ânı bir türlü tespit edemiyor, bu nedenle de istediği tınıyı bir türlü bulamıyordu. “Çal Kemancı, avuttun avuttun, geç. Yandım, hayır o şimdi değil, geç. Karga Olan Gül Kıymeti Bilmez, Resmini Ö, Sevda Yelleri, Bir Şarkı Yolladım… Şiir, şiir, şiir dinlemeliyim. Hayır hayır kendime söylemeliyim.” Bildiği beyitleri yoklarken aklına Şehriyâr geldi, bir şiire takılı kaldığında sürekli tekrarlar, herkesin okumasını isterdi. “Herkes değil, yalnızca bazıları”, yalan söylemeyi pek beceremediğini kendisi de hemen fark etmiş olacak ki düzeltme ihtiyacı duydu. “Sen yarımın qasidisen, eyleş sana çay demişem” tek solukta, ezberden, defalarca “Ax geceler yatmamışam Men sene, laylay demişem”. 

Deniz, şiir, vapurda gitar çalıp para toplamaya çalışırken dikkatini dağıtan kadın, maskesinden burnunu çıkaran adam, sürekli fotoğraf çekinen gençler, boğucu motor sesi, bazen aldığı o ekşimsi koku, ufak ufak cama dokunan dalgalar, Neşet Ertaş, sol cebindeki tesbih, sınav haftası, hiçbiri bu sefer kafasının içindekileri susturmasına yetmemişti. Tam ense hizasından, her gün özenle taradığı saçlarının alınla birleştiği bitiş noktasına kadar dayanılmaz bir şiddetle ilerleyen baş ağrısı bile yeterli gelmiyordu. “Nefretler, evet nefretlerim. Sizin beni soktuğunuz kalıplardan da iyi niyetle yaptığınız işkencelerinizden de nefret ediyorum. Hayatta hiçbir şeyi, yalnız bir şey hariç hiçbir şeyi sevememiş bir insana neden iyilik yapıyorsunuz? Beni yalnız bırakmayı deneyemez misiniz? Neden sürekli gülmemi bekliyorsunuz? Neden her aradığınızda, her mesaj attığınızda görmemi bekliyorsunuz? Sizce ben denemek istemiyor muyum?”

Vapurdan indiğinde, çisileyen yağmur durmuş, yerini yüzüne hafifçe vuran bir rüzgara bırakmıştı. “Fener’den geçiyor mu abim?”. “158 basım kalmış”. “Pardon geçebilir miyim?”. “Rica etsem tuşa basabilir misiniz?”. Ruhundaki siyahlığın, sisli ve karanlık bir duvar gibi üzerini örttüğünü düşünmesine rağmen her hâlükarda insanlara karşı nezâketini korumaya dikkat ederdi. “Ambalaj gülüm, sonuçta en tatsız çikolataları bile sattıran bu ambalaj”. Saf olan şeylerin peşinden koştuğunu iddia eden bir adam için fazlasıyla yüzeysel ve maddeciydi. “İşte benim savaşım! Ruh-kalp-akıl bermudasında kalmış aciz ben! Hangisi olmam gerekiyor, yalan söylüyorum hiçbirinizden nefret etmiyorum. Ama hiçbirinizi de kabullenemiyorum. Bu bermuda beni sürekli dibe çekiyor, siyah ya da beyaz olamıyorum. Ama gri kalmayı da başaramıyorum. Boğuluyorum dostlarım! Anneciğim! Babacığım! Kardeşlerim! Pelteklerin, ismini söylemeye çekindiği kişi! Kitaplarım! Ben bu yokluktan, varlığa çıkmanın sancısıyla kıvranıyorum. Hiçbir zaman varolamamak beni çok yoruyor. Kiminin beyazı, kiminin siyahı olmak beni kör ediyor. Gri olmak bu kadar zor olmamalı. Sabit olmak bu kadar zor olmamalı. Söylemesi ne kadar da kolay güzel kardeşim, “Onlar sabittir”, onlar kim? Nerede sabitler? Lütfen beni de sapla oraya. Hayır hayır bana dokunma, bu savaşı kendim hissedeceğim. Kaçmak istemiyorum, bu sefer olmaz.”

Birçok kez düşme tehlikesi geçirdiği o yokuşa yine gelmişti, hele yağmur yağdığında o yokuşta ayakta durabilmek başlı başına bir denge işi. Kızıl Kilise denilen, halbuki basit bir liseden ibaret olan yapının önünden geçerken yine aynı kıvraklıkla, fotoğraf çekenlere rahatsızlık vermemek adına başını kameralarının altından geçirdi. “Burada bir fotoğrafım olmasını isterdim, ne yazıktır ki bir pazar günü, ıslak zeminde, kaymadan burada fotoğraf çekinebilmek benim için mümkün değil” ufak bir tebessümle kameramanları ve modelleri tebrik ederek yokuşun en başına çıktı. “Şimdi sırası işte: Seni sevmem bu savaşı kesintiye uğratmaz. Ama oradan bakma! Bu, Werther’in leş kanını gül kılar.” İşaret parmağı ile kınalı sakallarını karıştırırken -ki düşündüğü zamanlarda hep aynı yuvarlağı çizer, sonra sakalını düzeltmek amacıyla bütün avucuyla tutarak aşağıya doğru çekerdi- yine daldı. “Ey yanımda olmadığı halde, yıllardır zihnimin içindeki sen! Bu sevgi, gizlice göz kırpan veya fırsat gözleyen bakışların, cüretkâr jestlerin aniden ortaya çıkan ataklığının, yanan dudakların ve titreyen ellerin anlamsız kösnüllüğü değil, sessiz bir çabalama. Bu, siyah ve beyaza rağmen bir varoluş çabası. Sen, yalnızca güneş ışığını benim kirli dünyama yansıtmaya cesaret eden bir aysın.” -Herkes sene ulduz deye, özüm sene ay demişem. “İşte Şehriyar bu yüzden haklıydı! Sen ki, benim olmam ya da ölmem için tek muharrik. Sen ki, varlığı ile yokluğunu ayırt edemediğim. İşte sen busun. Tam da olmak istenecek yerdesin. Ayaltının da ayüstünün de ortak noktasısın.” Bu cümleler, sanki yeni bir şeyler keşfetmiş, büyük insanlık ideali için bir şeyler yapmışçasına rahatlatmıştı onu. Halbuki, yine siyahtan beyaza geçmişti. Sabit olmayı başaramamıştı.

207

Gri” için bir yorum

  • Nisan 6, 2022 tarihinde, saat 9:06 pm
    Permalink

    Her şeyden nefret edip, her gün özenle saçlarını taraması; nezâket çabası; Şehriyar ezberlemesi; bazen Ah Muhsin Ünlü’den alıntı yapması çok ilginç. Sanırım nefretine (her ne kadar inkar etse de) yaşama dair bir şey bulma çabası griliğini gayet iyi yansıtıyor.

    -Yazar kardeşe ufak bir not: uzun ve zoraki cümlelerden ziyade duyguyu aktarabilecek daha veciz ifadelerle daha vurgulu bir hikaye olabilir.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir