Dört Kardeş

Dört Kardeş

Dört kardeş silahlandı. Büyük umutlarla yola çıktılar. Anaları arkalarından uyumadan sabahlar etti ama bu seferki sabahlama yavrularına ninni okurken değildi. Babaları titreyen gözlerle oğullarına son defa baktı ve “Tehlikelere karşı dikkatli olun.” diyebildi sadece. Bu bir babanın oğullarına son cümlesiydi.

Sonradan duyduk ki, ağabeyleri Hüseyin birkaç gün önce kardeşlerini yanına çağırmıştı:

“Artık sıra bizde. Hazırlığınızı yapın, gidiyoruz.”

Numan çaresizce ve iç çekerek “abi yaza düğünüm…”

“Vedalaş. Maalesef kardeşim. Maalesef!” 

Numan’ın hisleri gitmiş, ağlayamamıştı.

Ahmed: “Emek harcamıştım, ömrümü vermiştim. Hayallerim vardı. Bu kadar mı be abi?”

“Evet oğlum bu kadar. Fazlası yok. Hikayemiz asla yarım kalmıyor, sakın böyle düşünmeyin. Hikayemizin tamamı bu kadarmış tamam mı koçlarım? Tamam mı aslan kardeşlerim.” Hüseyin’in o andaki gözyaşları o kadar ağırmış ki dört delikanlıyı yıkıp bitirmiş. 

Neden sonra Yusuf “Dünya için bir hayalim kalmamıştı, hayal kırıklığım da yok. Allah kerim.” diyebilmiş sadece.

“İki gün sonra yola çıkacağız inşallah. Numan yolluk işi senin. Ahmed sen de bize sağlam bot ve pantolon al. Yusuf biz de seninle silahları almaya gideceğiz yarın inşallah. Hadi yatalım. Yarın son günümüz burada.”

O gece uyuyamamışlar. Yürekleri titreye titreye geride bırakacaklarını kabullenmişlerdi. 

Aslında hepsi de bir gün gideceğini biliyordu. Zaten çoktan beridir o kurşunlar hayatlarının her zerresine saplanmıştı da bir tek bedenleri kalmıştı. Artık sıra ona gelmişti.

Işıklar kapanmış, gözleri tavana bakakalmış. Hepsinin de gözü yaşlı… Karanlıklar gizlemiş o yaşları. Yüreklerinde bir ateş alevlenmiş. O gece, acının ve kederin solgunlaştığı bir gece.

Altın güneşin, hünerli kartalların altında, kendilerine gülümseyen ağaçların ve çiçeklerin arasından dağları aştıklarını söyledi bir görgü şahidi.

“Olacak mı abi?”

“Allah-u alem, burada olmayabilir Ahmed?”

“Ya olursa başarırsak abi?”

“İşte ondan sonrası çok daha zor belki de Ahmed?”

“Öyle abi.”

“İnanacağız, asla yitmeyecek umudumuz. Biz sözlerimize sadık kalıp, görevimizi tüm zorluklara rağmen bilinçle yapacağız. Bizlere açılan bu kutlu yolda gayretimiz bize güç verecek. Hayat, ahrettir unutmayın.”

“Ya hepimiz şehid olursak abi? Sancak boş mu kalacak?”

“Buna Allah’ın takdiriyle amellerimiz karar verecek Numan’ım.”

Hayat dolulardı fakat çağ onlara böylesi bir hikayeyle gelmişti. Cepheye doğru giderken daha da düşünceliydiler, durgunlardı. Sadece ayak sesleri ve çıtırtılar… O ayak sesleri ki hakça bir düzenin adımları idi.

Dağlarda bir şeyler koptu gitti onlardan ama dile getiremiyoruz. İtildiler ve yıprandılar. Peki ya geride bıraktıkları? Anaları, babaları, eşleri, sözlüleri, çocukları, hayalleri… Ne ederler? 

Çilekeş anaları gün yüzü görmemişti.

 “Annemi gördüm rüyamda abi. Tedirgindi. ‘Anne bir gülsene.’ diyebildim sadece.” 

“Gül anam! Kendini hep ihmal etti. Bizim içindi her şeyi. Anlayamadık, çok kırdık. Affet Allah’ım.”

“Ah gariban anam sakın bizi düşünme. Sensizlik çok zor anacım, çok zor.”

Analarının ektiği tohumlar beş aydır cephede direniyordu. Düşmanları durdurmak için gruplar halinde yollara düşüyorlardı. Tüm güçleriyle onları dışarı atıyorlardı. Asla zayıf düşmüyorlardı. Kimi zaman onları tir tir titreterek kalelerini yerle bir ediyorlardı. O anda yeryüzü alevler içinde kavrulup zalimleri yakıyordu. 

Köleliği kabul etmediler işte. Aldanmış olan bizlerin yüz akıydılar.

 Nice kahramanlıklara şahit oluyordu bu dağlar, şehitlerin kanlarıyla mümbit topraklar rengarenk güller açıyordu.

 Plevne türküleri ağıtlara dönüşürken,
Çeçenya’da yiğitler
İnancın emeğin / ve Aşk’ın
Kılcal damarlarına ulanıp sustular…

Ve bir gün gökyüzünden o sevdiğimiz renkleri çaldılar. Numan mayına bastı. Gök gürledi. Şimşek çaktı ve toz bulutu kapladı her yeri. Şehid oldular. Anaları, şehadetlerini içleri ürperten bir rüzgarla hissetti ve feryat etti…

Dağları görüyor musun Vera? 

Her bir dağa bir çocuğumuzun adını koymuşlar.

Murat’ım… Metin’im… Berat’ım…

Duaları kabul oldu dört kardeşin. Mücahidler cenaze namazlarını kıldı. Dağlar artık onların huzur ve sekinetle uyudukları yerdi. Mücâhidler onları “Olanlar” diye anıyordu.

Haberleri köye ulaştığında babalarından yine tek bir cümle duyuldu, bu defa onun da gözleri yaşlıydı. “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.”

Biliyorum
Hiçbir tarih yazmayacak ve bir sır gibi kalacak yakılan kitaplarda
Göbek bağı anasından henüz çözülmemiş bebelerimize
Mitralyözlerin Washington’dan ayarlandığını

214

Abdulkadir Enes KÖYLÜOĞLU

Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi | İslami İlimler

Dört Kardeş” için 2 yorum

  • Eylül 26, 2021 tarihinde, saat 9:57 pm
    Permalink

    canım enesim seni çok seviyorum ablam…fatma yıldız

    Yanıtla
    • Eylül 28, 2021 tarihinde, saat 9:48 pm
      Permalink

      🙂

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir